Ocak 2009 adresinden yazılar
Ispanya – Türkiye maçi
Ocak 28, 2009 · Yorum Yapın


BÜYUK MAC COK YAKINDA… 28.03.2009
Kategoriler: Futbol · Milli takim · Spor · Türkiye
Toygar Isikli – Kalbimdeki Sanci
Ocak 25, 2009 · 1 Yorum
Kategoriler: Güzel sözler · Siirler · Toygar Isik · Videolar
Berat Kagidi
Ocak 12, 2009 · Yorum Yapın
Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî’den naklen şöyle anlattı:
Bir târihte Bağdât’ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;
“Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde b irkaç bin altının var mıdır?” diye alay etti.
Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
“Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O’nun verdiklerini yiyoruz.” diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
“Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?” diye sormaktan kendini alamadı.
Fakîr de;
“Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum.” dedi.
Zengin;
“Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?” diye sordu.
Fakîr; “Bu ne berâtıdır ki?” dedi.
Zengin;
“Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem’den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir.” diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.
Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
“Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem’den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?” deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;
“Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!” diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
“Cehennem’den âzâd olma berâtını alabildin mi?” diye sordular.
Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
“İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!” diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem’den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; “Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam” diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
Fakîr;
“Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim.” dedi.
Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; “Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti.” dediler.
Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
“O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım.” dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. “Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir.” dedi.
Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
“Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!” diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
Fakîr;
“Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun.” deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu.”
Kategoriler: Dualar · Hayat Gercekleri · Ibret dolu hikayeler · Islam
Filistinde Cocuk Olunmaz
Ocak 7, 2009 · 1 Yorum

Sizin eviniz hiç yıkıldı mı?
Bizim evlerimiz her gün yıkılır. Evsiz kalmak çok kötü bir şey, insanın içinden çok şeyi alıp götürür. Havada yürüyormuş gibi bir boşluk hissi dolar içimize. Ayakları dönüp dolaşıp habire evine taşır insanı. Okul dönüşü kendimi kaç defa yıkılan evimizin önünde buldum.
Evimiz şimdiye kadar defalarca yıkılmıştı. Yenisini yapana kadar akrabalarda kalırdık.
Gün doğmadan ter içinde kalktığım bir sabahtı yine. Gözlerimin önünde o gece hep rüyalarımın içinde. Evimizin son kez yıkıldığı gece… Unutmam mümkün değil. Nasıl unutulur ki? Annem, başımı usulca göğsüne alıp, “Sen daha çocuksun, ileride unutursun, rüyalarına girmez. Ama sakın ola ki yüreğin unutmasın, hep yansın öfkeyle.” demişti. Unutmak da çok uzak bize. Unutmayı unuttuk biz. Abim; “Yaşadıklarını unutan, insanlığını da yitirir. İsrailliler’in yaptıklarını unutmayacağız.” derdi biz küçükleri etrafına toplayıp.
İsrailliler, tanklarıyla, helikopterleriyle gelmişti o gece. Tüm gece bombaların, dozer gıcırtılarının sesine karışmış çığlıklar duymuştum.
Çocuklara bir şey olmasın diye hepimizi en güvenli gördükleri odaya koyarlar her akşam. Ninni gibi gelen silah sesleri arasında uykuya dalardık. Patlamayla gözümü açtığımda kundakta yatan bebek ölmüştü. Ölü yüzler, gözler görürdüm kafamı çevirdiğim her yerde. Kimi çocuğun gözleri iki yaşında, kiminin beş yaşında donardı.
Kanayan yaraları vardı hala. Hepsi kapandı, biri kaldı; adı ölüm olan.
Mezarlık hiç uzak olmadı bize. Annem, “Yüreğimin yarısı değil, hepsi burada.” derdi, abimin mezarını okşarken. Ben hiç korkmuyordum bu mezarlıktan. Burada şehit olan yakınlarım yatıyordu. Şehitlikten korkulmaz…
Toprak hala uzaktı hepimize. Çünkü yaşıyor ve savaşıyorduk. Annemin gözyaşları daha kurumamıştı.
Dualar okunduktan sonra bir süre konuştum abimle. En büyük emelimin şehit olup yanına gelmek olduğunu söyledim.
Abim şehit olalı fazla olmadı. O benim hem abim, hem öğretmenimdi. Çok güzel, tartılı sapanlar yapardı bize. Ancak kendisi sapan kullanmazdı. Çünkü silahı vardı. Sapan kullanmayı, askerlerin neresinden vurup, kendimizi nasıl koruyacağımızı anlatırdı. Aslında en güzel sapan, zeytin ağacından olurmuş. Ağaçlarımız azaldı… Biz zaten çatalsız sapanları kullanıyoruz.
Taze mezarların olduğu yerde hep onurlu insanlar olur derler. Ölülerimizi gömmemize bile izin vermezler çoğu zaman. Hatta mezar yaptırmamıza bile. Hele de kahramanca ve düşmana çok kayıp verdirerek şehitlik mertebesine erişmiş olanlara…
Abime de böyle yaptılar. O da bir feda eylemcisiydi. Aylarca tünel kazmışlar duvarın altından. Tünelden geçip feda eylemi yaptı. Kaç tane asker öldüğünü hiç söylemediler. Abimin cenazesini çok zor verdiler. Bugün annemin, üzerindeki çiçekleri gözyaşlarıyla suladığı mezarı bile çok görüyorlar bize. Mezarı olmasa ne olacak ki? Artık abimin yerine ben büyüyorum. Bana da hep “Sen de abin gibi yüreklisin.” diyor büyüklerim.
Canım o gün hiç okula gitmek istemiyordu. Üstelik okul, duvarın diğer tarafında. İsrailli askerlerin bize kurşun sıkan kanlı ellerinin bedenime değmesi ürpertiyordu beni. Onlara olan nefretimi anlatmaya kelimeler yetmiyor…
Ancak gitmem de gerekiyor okula. Onlar zaten okumamızı istemiyorlar. Babam o nedenle her zaman söyler: “Okuyun, öğrenin, bilin ki ülkemizi kuralım, topraklarımızı alalım. Bu kamplarda yaşamaktan kurtulalım. Bizim de bir devletimiz olsun ki mazlumluktan kurtulalım”
Kontrol noktasına doğru bakarken Hams’ı gördüm. Sırtında çantasıyla okula gidiyordu. İsrailli subayın bağırmasıyla korkup kaçmaya başladı. Benden bir yaş büyüktü Hams. On üç yaşındaydı. Hayatı, İsrailli subayın namlusunun ucundaydı. Kaçıyordu… Hams, daha hızlı, daha hızlı… Hadi koş kurtulman gerek… Silahlarını her zaman doğrulturlar biz çocuklara. Sonra gözlerimize bakarlar. Ellerinde uzun namlulu silahlar, her tarafları zırhla kaplı askerler gözlerimizde korku ararlar. Bilmezler ki göbeğimiz süngüyle kesilip gözyaşlarıyla yıkanmışız. Pis pis gülerler sonra yere tükürüp. Gülmemize ise hiç dayanamazlar. Hele de yüzlerine bakıp gülmemize.
İsrailli subay bağırdığında gülüyordu Hams. Gamzeleri öyle güzel çıkmıştı ki tombul yanaklarının ortasında…
Bir el silah sesiyle irkildim. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Kanlar içinde yere yığılmıştı. Sırtını sıcaklık kaplamıştır şimdi. Ilık ılık akan kan bedenine yayılıyordu. Acısı yüzüne vuruyor, bağıramıyordu. Çektiği ızdırap gözlerinden okunuyordu. Yüzükoyun uzanmıştı yere. Gözleriyle etrafındakilerden yardım bekliyordu. Bildiği tek şey hareket etmemesi gerektiğiydi.
Subay, silahını tekrar ona çevirdi. Bense bir duvarın arkasından olanları izliyordum. Bulduğum taşları elime aldım. Bir anda gidip yardım çağırmayı düşündüysem de, çaresizce ortada vurulmuş yatan kız çocuğuna bakıp kaldım. Öyle canı acıyordu.
Subay, Hams’ın bedenine arka arkaya sıktı kurşunları. Ölü bedeni her kurşun yiyişte kan gölünün üstünde sarsılıyordu.
Bir şarjörü boşalttığında durabildi subay. Çevrede toplananların yüzünden okunan nefret ifadesine şaşırmış gibi baktı burnundan soluyarak. Dağılmalarını söyledi bağırarak.
Koşarak uzaklaştım oradan. Bu nasıl bir öfke ki, on üç yaşındaki Hams’ın bedenine bir şarjörü boşaltıp vücudunu lime lime etmişti?
Koşuyordum… Sokakları hızlı hızlı dolaşıyordum ama kaçamıyordum. Nasıl ve nereye gidebilirdim ki? Her evde bir acı gizliydi.
Filistin’de, Filistinli olmak suçtur. Hele çocuk olmak… Analarımız, zaten savaşalım diye doğurur bizi. Hiç gören oldu mu parkta oyun oynayan Filistinli bir çocuk?
Filistinde çocuk olunmaz.
Biz hiç çocuk olmadık, olamadık. Hep sorarlar bize: “Büyüyünce ne olacaksın?” diye. “Şehit olacağım” deriz. Filistinli çocuklar şehit olmak için doğar. Yürümeye başladığı zaman savaşçı olur, taş attığı zaman general…
İsrailliler de biliyor bunu. Bu yüzden vuruyorlar bizi çocuk yaşta.
Benim babam da çocuk olmamış. Hem ben, çocuk oldum diyen kimseyi görmedim.
Nasıl bir şey çocuk olmak? Bizi öldürüyorlar ve evlerimizi yıkıyorlar. Bir Filistinli’ye ana avrat söv, “öl, geber” de veya ne dersen de ama “yehdin beytak” deme. Yahudiler hep böyle der. “Yehdin beytak” yani, “eviniz yıkılsın”.
Dedem anlatırdı: İngilizler buradayken hep Yahudilerin evlerini yıkarmış. Şimdi, onların işini devralan İsrailliler, evleri yıkılan, yakılansa biz Filistinliler. Yıkmak, yakmak için o kadar çok bahaneleri var ki…
İntifadadan önce, sadece direnişçilerin evlerine gelirlerdi. Şimdi hepimiz direnişçiyiz.
O sabah habersiz geldiler. Uyurken dumanla uyandık. Kendimizi dışarıya zor attık. Saniyelere sığan patlamanın ardından toz bulutu kalktığında evimizden geriye moloz ve beton yığını kalmıştı.
Elimdeki taşı sıkarak zeytinliğe doğru yürüdüm. Ağaçlarımız da yoktu ki artık…
Nesilden nesile geçen, tek geçim kaynağımız olan zeytin ağaçlarımız…
Duvara yakın diye dozerlerle kökünden sökmüşlerdi, gözümüzden sakındığımız zeytin ağaçlarımızı.
Toz bulutunun ardından devasa bir duvar görülüyordu. Nefret ediyordum bu duvardan. elimdeki taşı öfkeyle fırlattım. Bir daha… bir daha… bir daha…
Silah sesleri geliyordu yine. Operasyon var. Her an her yerde bir çatışmanın içine düşerdik. Hızla geçtim sokakları. Yüzlerce arkadaşım karşılamıştı İsrailliler’i. Gaz bombalarını atıp tarıyorlardı bizi. Biz de sapanlarımızla taş fırlatıyorduk tanklara.
Zırhlı araçlarıyla geliyorlardı. Tepemizde helikopterleriyle üstümüze mermi yağdırıyorlardı. Adım adım çekiliyoruz…
Elim kanıyor. Taşı nasıl tutuyorum?
Tepemizde vızır vızır dönen helikopterin gölgesinde, bize ateş açan İsrailli askerlere doğru koştum. Tankın üstüne atıldım. Taşlarla vurmaya başladım.
Çelik zırha, halkımızın öfkesiyle vurdum elimdeki taşları. Taşı toz edercesine… Ne bir acı, ne bir sızı… Hiç bir şey hissetmeden sarsıldı bedenim. Tankın üstünde değildim artık.
Toz bulutu karardı gözlerimin önünde. Akşam olmuştu sanki. Annemin kucağında, son ninnisiyle uykuya dalıyordum. Hiç uyuyamadığımız tatlı çocuk uykularına.
Göz kapaklarıma çökmüştü yıkılan evimiz. Vücudum ateş gibi yanıyordu. Dost, sıcak eller hissettim avuçlarımda. Telaşlı eller, telaşlı sesler…
Çevreden gelen sesler içimdeki boşlukta yankılanıyor, dağılıyordu ben anlamadan.
Elinden tuttum Hams’ın. Koştuk kırlara doğru. Koştuk…
Filistinde çocuk olunmaz…
alinti
Kategoriler: Hayat Gercekleri · Ibret dolu hikayeler