Ömur Ezanla Namaz Arasidir…

Eylül 26, 2010 § Yorum bırakın

Bir dede ile torunu arasında geçen,
ömrün ne kadar kısa olduğunu güzel bir dille
bizlere hatırlatan sıcacık bir hikaye.
Torunu, dedesine merakla soruyor:
‘Dedeciğim! Bir insanın ömrü ne kadar olur?
 ‘Dede tatlı bir gülücükle:
  Ezanla namaz arası kadar yavrucuğum.’ deyince torun:
‘Nasıl yani, ömür bu kadar kısa mı?’ der.
 Dede: ‘Evet yavrum. ömür, namazsız ezanla,
Ezansız namaz arası kadardır.’ diye cevap verir.
Torun yeniden sorar:
‘Namazsız ezan ve ezansız namaz sözlerinden
 ne kastettiğini anlamadım dedeciğim.
Bu ne demek açıklar mısın?
‘ Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa:
 ‘Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu.
O çocuğun kulağına ezan okundu değil mi?
Işte o ezanın namazı kılındı mı?
Kılınmadı.
O ezan ‘namazsız ezan’dı.
İnsan öldüğü zaman kılınan cenaze namazının da ezanı yoktur.
O da ‘Ezansız namaz’dır.
Aslında o namazın ezanı insan doğunca okunmuştu kulağına.
Bak ey insan!
Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatını iyi değerlendir.
Boşa vakit harcama!
İkazını yapıyordu o ezan.
İşte yavrum :
ÖMüR, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR.
Sakın boşa geçirme.
Ömrünü dolu dolu yaşa, bir nefes bile boşluk bırakma!
alinti…

Reklamlar

Bir Namazın Seyri…

Ağustos 7, 2010 § Yorum bırakın

Kıyamınla kıyametini başlatıyorsun. Kalk ayağa. Kıbleye yönel. Tekbir getir. “Allahuekber..” Ayağına takılan, yolunu kesen, emellerini yok eden, hayallerini engelleyen ne varsa, hepsinden daha büyüktür O. Ayağına takılanı kaldıracak inceliği, emellerini gerçekleştirecek şefkati, seni hayallerine eriştirecek gücü O’nun büyüklüğünde bulacaksın. Bunu bilerek, teslim ol Rabbine, kaygılarını ve korkularını rahmetinin kucağına bırak usulca. Kaldır ellerini ve bir gün nasılsa huzurunda hareketsiz kalacak bu bedeni, bütün hücreleriyle O’na teslim et. Ayağa kalk ve “buradayım ey Rabbim” de. “Evinden kaçan kulun, yuvadan uçan kölen yine Sana geldi. Buradayım! Geldim! Huzurundayım!”

 Elini bağlamakla kötülükten çekiliyorsun. Dünya telaşının nabızlarını ne kadar da kuvvetli alıyorsun. Öyle bir rüya ki dünya, içinde uykunu da uyanıklığını da kaybetmişsin, uyanmaktan korkuyorsun. Rüyasında gördüğü rüyayı anlatan adam gibi, kendini uyanık sandığın yerde uykunun en derin yerindesin. Kendini burada kalmaya razı etmişsin, şimdiye razı olmuşsun. Ötesine gönlün de gözün de kapalı. İşte şimdi, dünya telaşını ellerinle geriye atıp tekbir getiriyorsun. Büyük bildiklerinden de büyük olanın huzurunda kaygılarını küçültüyorsun, telaşlarını durultuyorsun, korkularını dağıtıyorsun. Sağ elini sol elinin üzerine koyup şerden el çekip hayra uzanıyorsun, yokluktan yüz çevirip varlığın kalbine akıyorsun. Varlığın göğsünde cılız bir nefes kadar hafifliyor, sadeleşiyorsun. “Subhaneke” fısıltısında, sonsuz gürültüler ortasında, bitmez telaşlar arasında, meyvesiz koşturmalar sonrasında Seni işiten, en ince sızılarına, en gizli arzularına kulak veren Rabbinle tanışıyorsun.

 Eğilmekle doğrultuyorsun kendini. Rükûlarında koca bir dünyanın yükünü atıyorsun omuzlarından. Azîm olan Rabbinin huzurunda eğilip başkalarına izzetini ilan ediyorsun. “Subhane Rabbiyel Azîm.” Bedenin eğiliyor; ruhun doğruluyor. Başın alçalıyor; kalbin duruluyor. Yüzün yere dönüyor; alnına rahmet dokunuyor. Yalnızlaşıyorsun rükûda; telaşlarda unuttuğun, dünya çölünde kaybettiğin kendini yeniden buluyorsun. Tutup dizlerinden kendini kendine doğru çekiyorsun. Kendine gelmek için kendinden geçiyorsun.

 Oturmakla hayatın kalbinde yer tutuyorsun. Tahiyyata otur şimdi ve gözlerini ellerine kilitle. Diri olan her şeyin selâmını söylerken dirileri diriltene, ölüleri diriltene dön, ellerini eline vereni bil. Ellerinin ne kadar da küçük kaldığını hatırla hırsların karşısında. Elinde kalanların seni avutamayacağını anla. Sahiplendiklerinin hepsi avuçlarının içinde ama avucun boş olacak bir gün. Biriktirdiklerinin hepsi şimdi yanında ama avucun boşalacak bir günün akşamında.

Secde ederek başını göğe ağdırıyorsun. Yüzünü toprağa sür şimdi. Evine dön. Sılana koş. “Subhane Rabbiyel Âlâ” Başını yere koyarak sıfırla kendini. Rabbine de ki: “Sen varsın. Sen âlâsın. Eksiklikten uzaksın, noksanlıktan muallâsın, kusurdan mukaddessin. Kusur bende. Benden yana eksiklik. Bende saklı acizlik. Bende bekler fakirlik. Yalnız Sana muhtaç olma zenginliğimdir secdem. Yalnız Sana kul olma şerefimdir secdem.” Secdeler ruhunun saltanatıdır. Varlığını huzurunda hiçlediğin andır secden. Rabbinin şahdamarı yakınlığından kalbine yakınlıklar emdiğin yerdir secde. Ruhunun muştular bulduğu demdir. Miracının ‘kab-ı kavseyn’idir secde. Seni beni aradan çıkardığın yerdir secde. De ki: “Dediğini yapıyorum, secde edip yaklaşıyorum. Sana yaklaşıyorum. Tüm uzaklıkları uzaklara bırakıyorum. Tüm aldanışları tuzaklarda bırakıyorum.”

 De ki: “Yüzümde secdelerimin izini bırak ey Rabbim. Alnıma rahmetinin nefhasını bırak ey Rabbim. Kalbime En Sevgili’nin aşkını bırak ey Rabbim. Secdemden dirilt beni. Secdemde öldür beni. Secdemde durult beni. Secdemde doğrult beni.”

Tenini kalbine bitiştiriyor her namaz. Ve sabah gelince yeniden, tenine dokunur ötelerin hülyası. Göğsüne değer bin İsâ nefhâsı. Yûsuf kokulu gömlekler sarılır tenine. Mûsa gibi ellerini göğsünden çıkarırsın. Uzakta bir ateş görmüşsün gibi kıvılcımlanır gökler. Yeniden dirilir gibisin. Unuttuğunu da unuttuğunu hatırlarsın yastığının kuytusunda. Rüyâlardan dönersin. Yeniden yüklenirsin hicranları. Biriktirmeye başlarsın yeniden. Çoğaltmaya ayarlarsın kendini yine. Lâkin, hâlâ yırtıktır hayatın cepleri. Ayaklarının ucuna dökülüyor zamanın parçaları. Bir secdenin pınarında söndürüyorsun kalbinin yangınlarını.

Senai Demirci – Alinti

Gelin hep beraber ağlayalım…

Ağustos 1, 2010 § Yorum bırakın

Gelin hep beraber ağlayalım..
Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım..
Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım…
Aşıkla mâşuk misali ALLAH(c.c.) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım..
Günde en az beş defa sunulan af piyangosunu kaçırdığımıza ağlayalım..
Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım..
Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım..
Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım..
Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize bende oluşumuza ağlayalım

Dua edin icabet edeyim diyen Rahman ve Rahim olan Rabbimize karşı dua etmeyişimize ağlayalım..
İsteyin vereyim diyen Rabbimize karşı sanki hakkında vaadinden dönmesi söz konusuymuş gibi, Ona güvensizliği işmam eder tarzda Ondan kamil iman, tam ihlas ve takva istemeyişimize ağlayalım..

Hiç ölmeyecekmiş gibi, toprak altına girmeyecek ve hesap vermeyecekmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Kalbim temiz deyip her türlü fecaati işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..

Evladımızın bizden, bizim de onlardan kaçacağımız günün gelip çattığı zaman keşkelerin hiçbir faydası olmayacağını bu dünyada anlamadan göçüp gideceğimize ağlayalım..
Her gün gözümüzün önüne serip sergilenen onca ibretlik hadiseler karşısında başımızı devekuşu gibi kuma sokup değişmeyen hakikat olan ölümü kendimizden uzak görüşümüze ağlayalım..
Ölenle ölünmez canım deyip üç gün sonra şen-şakrak şarkılar türküler söyleyip gafletle geçen ömrümüze ağlayalım..
Günahı günah bilmeden ve ona tevbe edemeden günahlarımızı yüklenip huzur-u İlahiye gitme tehlikesinden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Dağlar cesametindeki günahlarımızı gördüğümüzde ben bu günahları ne zaman işledim Ya Rab diyeceğimiz o günden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Kuran bize yeter deyip sünnete sırtımızı döndüğümüz güne ağlayalım..
Peygamberlerin bile Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )e ümmet olmayı isteyeceği o gün bu ümmet-i merhûmeden olamama tehlikesi karşısında halimize ağlayalım..
ALLAH(c.c.) dostlarını tenkit edip, Peygamber Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )i üzdüğümüz için ağlayalım..
Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi bütün hayır ve hasenâtımızı bitiren hasedden ve gıybetten kurtulamayışımıza ağlayalım..
Azdıran zenginlik karşısında günümüzü gün edişimize ağlayalım..
Hayırlısı varken hakkımızda hayırsız olanı istemeye devam etme saygısızlığını gösterdiğimiz için ağlayalım..
Veren de alan da belli iken feryâd ü figân edişimize ağlayalım..
Gülün de dikenin de bağın da bahçevanın da sahibi belliyken onlara sahipmiş gibi davranma saygısızlığından dolayı ağlayalım..
Böylesine muhteşem bir saltanat sahibi karşında cüzî irademize bakıp da ulûhiyet işmam eden hallere girmek küstahlında bulunduğuz için ağlayalım..
Cüzî bir ibadetle ebedi cenneti vaad eden Sultanımıza karşı hak iddia etmek kabalığında bulunmamıza ağlayalım..
Yokluktan varlığı çıkaran ve sonra da ebedi bir hayat vaad eden ve onu verecek olan Rabbimize karşı günde birkaç saat ibadet ve hizmet etmekten kaçışımıza ağlayalım..
Altmış yıllık bir hayatta istikamet üzere yaşamaya mukabil 60 trilyon sene bile yanında bir hiç kalan ebedi bir hayatı vaad eden ALLAH(c.c.)ın sözüne itimat etmezmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Bir ayağımız çukura girmişken bile mal mülk peşinde koşmaktan utanmayışımıza ağlayalım..
ALLAH(c.c.) için verin dendiğinde nefsimiz adına verdiğimiz için ağlayalım..
ALLAH(c.c.) var deyip ve fakat sanki yokmuş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz diye ferman eden Kurânın sesine ses vermeyişimize ağlayalım..
ALLAH(c.c.)ım vücudumu o kadar büyüt ki benden başkasına cehennemde yer kalmasın diyenlere mukabil cenneti kendimize cehennemi başkasına layık görüşümüze ve o mübareklere ettiğimiz vefasızlığa ağlayalım…
İyi günde unutup kötü günde hatırladığımız Rabbimize gösterdiğimiz vefasızlığımıza ağlayalım..
İyi-kötü, dinli-dinsiz, said-şaki, müslüman, putperest, hristiyan, mecusi, yahudi demeden, hiç ayırt etmeden her gün hepsine nimetlerini bol bol veren Rabbimize karşı kulluğun ifadesi olan namaz, zekât, oruç, sadaka verme, ALLAH(c.c.)ı zikretme, emr-i bi-l maruf gibi ibadetlerde gönülsüz davranışımıza ağlayalım..
Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım..
Şeytanın bizi ALLAH(c.c.), Rahimdir affeder diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım..
Gelin hep beraber günahlarımıza ağlayalım..
Ağlayalım ağlanacak halimize güldüğümüze..
Kuruyan göz pınarlarımıza, yaşarmayan gözümüze ağlayalım..
Ve ağlayalım ağlayamadığımız için acınacak halimize..
Gelin hep beraber ağlayalım..
Ağlayamıyorsak bile hiç olmazsa GÜLMEKTEN UTANALIM….

Hakan Yılmaz

Tutukla Beni Rabbim…

Haziran 24, 2010 § Yorum bırakın

Tutukla beni rabbim,
Umuttan boşanıp boynumu büktüğüm yerdeyim
Kekremsi tatlar duyarım zihnimin sokaklarında
Küllenmiş sancıları hala çekerim dimağımda.
Acının beşiğinden kucaklarım şefkati,
Eylülün ayazına rağmen bağrım ateşler yanar,
Aşka dair, kelama dair, sükûta dair…
Tutukla beni rabbim,
Avuçlarımdaki nedamet tohumlarını saçmadan yüreğime,
Kaçtığım her yönü sana getir,
Adımlarıma rağmen durayım katında.
Yorgun bakışların mezarı şimdi alın yazım
Metruk sevdaların toprağından beslenirken canım,
Tutukla beni rabbim; tek sana olsun esaretim.
Tutukla beni rabbim,
Can korkusu sarmışken zamanı,
Koyup gideyim avucuma sığdırdığım hayatı.
Vurgun yediğim ana ithafen öleyim yeniden,
Söylemeden aşk’ın sırrını,
Anlatamadan acının sabra dokunan tarafını.
Tutukla beni rabbim
Mahşer kadar yalnızlık kokarken içim
Yas tutsun ardımdan pervaneler.
A’rafın suskun yolcuları sürsün ayak izlerimi
Dualar dokunsun nefesime bir bir.
Tut ve kaldır beni rabbim,
Ayaklarımın sürçtüğü o vakti sileyim zihnimden
Sehven acının önünde diz çökmüşüm.
Tut ve kaldır beni rabbim,
Artık huzurunda kalayım
Kaygan zeminlere rağmen şöyle dimdik.
Yardımınla, yâr’lığınla….
nokta!

Ne olur bir kez daha affeyle…

Haziran 21, 2010 § 1 Yorum

Ya Rab!.. Ne zaman bir yol ayrımında çaresizce çırpınırken bulsak ruhumuzu, adına vicdan dediğimiz nusretinle Sen yetişirdin imdadımıza. Yetişir de rengarenk gökkuşağı boyardın zulmetli ufkumuza.
İlahi!.. Ne zaman yüreğimizde biriktirdiğimiz gizli pişmanlıkları gözyaşlarıyla yıkayıp sunduysak kapına, tövbemizi günahlarımızın üstüne şefkatinden bir örtü gibi setreyledin. Çaresizliğimizin dehlizindeki yorgun çığlıklarımıza bir Sen kulak verir, her nefeste yeis soluklayan sözlerimizde, umudun baharını bir Sen dillendirirdin.

İlahi!.. Kim bilir kaç kere dilimizin ucuna gelip de, pervasızca tekrar kalbimizin derinliklerine hapsettiğimiz saklı niyazlarımıza icabet ederdin de, hüsn-ü kabulünle taçlandırıp, hikmeti katında gizli nice sebeplerle karşılığını bazen erteler, bazen de ötelere bırakırdın, ezeli ve ebedi ilminle.

Aklı, Zatını fikredebilmemiz için verir de, fikredebilme kabiliyetini de yine Sen lutfederdin aklımıza.

Sen, daima verendin.

Biz, istemeyi dahi beceremeyen.

Sen, yarattığı her zerreye kudret imzasını nakşeden.

Biz, gözleri hakikata sıkıca perdeli, batıla bulanmış nazarlar.

Sen, bize şah damarımızdan daha yakın olandın.

Biz o şah damarı kurbetinde, gurbeti yaşayanlar.

Biz, havf ve reca atmosferinde gel-gitler yaşayan biçare silsilesi.

Ve biz, kendi nefsine yine kendiyle zulmeden, zavallılar zümresi.

İlahi!.. Biz ne yapacağını bilemez bir halde, kurtuluışu sadece dergahına ilticada arayan mülteciler. Yorgunuz, çaresiziz, Sen de bırakırsan kimsesiziz. Dünya, masallardaki gibi toz pembe gül bahçesi değilmiş. Elimizi uzattığımız gül bahçesindeki dikenlerin, hücumuna uğradık. Yalnız elimize değil Hz. Eyyüb misali kalbimize dokunmaya yeltenir oldu acımasız dikenler. Muhabbetini yitirmek musibetine düçar olduk. Bölündü ukba terennümlü sevdalarımız. Kırıldı, daha körpecikken ikbal fidanlarımız.

Şimdi ise korku ve ümidin kesiştiği o ince çizgide yine sadece Sen’den bir ümide sıkıca tutunarak tövbemizin kıyamında durup, pişmanlığımızın kıyametini yaşıyoruz. Bağışlanma nasıl dilenir,af nasıl taleb edilir sorularına karşılık zihnimizin yabancı sessizliğiyle başbaşayız. Huzurunda hiçten öte hiçleriz.

İlahi!.. Yüreğimizi aciz bir dilenci hicabıyla eşiğine serdik. Ne olur kapını yüzümüze kapatıp, nasipsizler güruhuna bizleri yoldaş eyleme.. Bizi yalnız Sen’inle dost olan, Sen’den gayrısını ağyar bilenlerden eyle. Yalnız Sen’in davanla dertlenen, Sen’in aşkınla hemhal olanlardan eyle. Sen’i bize unutturacak fani sevgilere ise kalplerimizi ebediyyen mühürle.
Bir kez daha tut günahkar ellerimizden ne olur.

Ne olur bir kez daha affeyle…

Alinti

Namaz Kilmak…

Haziran 21, 2010 § Yorum bırakın

“Namaz bize ne kazandırır mı?” diyorsunuz. Her şeyden önce ALLAH’a kul olmayı kazandırır. ALLAH’ın davetine icabet etmeyi, O’nun huzurunda bulunmayı, ALLAH tarafından kabul edilmeyi; ALLAH ile beraber olmanın zevkini, hazzını, lezzetini ve keyfini kazandırır. Çünkü namazın verdiği zevk hiçbir şeyde yoktur. Dünya açısından baktığımızda hiçbir zevk namazın zevki kadar sürekli ve kalıcı olamaz. Şiddetli bir açlık sonrası yediğiniz bir yemek, kavrulur derecede bir susuzluk sonrası içtiğiniz buz gibi bir su; daha başka nimetler, ev, araba, eş, evlat, mal, mülk, makam, mevki, rütbe ve daha niceleri, namaza sahip olmanın zevkini verebilir mi? Çünkü bunların hepsi geçici, bitici, sonlu ve fani… Namazın bunlarla kıyas edilmesi mümkün değil. Bu nimetlerin hiçbiri namazın yanından bile geçemez. Namaz farklı bir lezzet, farklı bir tat, farklı bir nimet ve nimetler üstü bir nimet. Namazın ilk nimeti “namaz ihtiyacını duymak, namaz açlığını hissetmek”tir. İkincisi, namazı beklemek, saatler öncesi hasretini çekmek, namazı özlemek, bir aşk derecesinde sevmek, sevdalısı olmak, hem de kara sevdalısı. Namazsız bir hayatı düşünememek, hatta “namazsız nasıl yaşanır”ı anlamamak…

Namaz öyle bir duruş ki, O’nun huzurundasınız, O sizi görüyor, O sizinle ilgileniyor, O size değer veriyor, O sizi kul olarak kabul ediyor, O sizi seviyor, sevdiriyor, sevindiriyor, sevimli kılıyor ve siz de bu sevinci bütün duygularınızla yaşıyorsunuz. O size olan sevgisini, verdiği nimetlerle anlatıyor, sizden karşılık bekliyor. Siz de O’nun sevdirmesine karşılık ibadetinizle, namazınızla, secdenizle, kulluğunuzla kendinizi O’na sevdiriyorsunuz. Böylece ALLAH katında sevimli ve sevgili bir kul oluyorsunuz. Bütün dünya, yeryüzündeki bütün insanlar sizi sevse fakat ALLAH sevmese, bu sevginin bir değeri, bir anlamı, bir geçerliliği olur mu? *** Düşünebiliyor musunuz? Taş olabilirdiniz, olmadınız, bir bakır madeni olmadınız, bir bitki, bir odun parçası, bir karınca, bir böcek, daha büyüğü bir fil de olabilirdiniz. Hiçbiri değilsiniz. Bir de “Ne olmak isterdiniz?” diye sorulmamış, böyle bir tercihle karşı karşıya kalmamışsınız. Yıllar sonra insan olduğumuzu fark ettik, bebeklik ve çocukluk dönemlerini geçtikten sonra… Sadece insan olma nimetine karşı günlerce, yıllarca alnımızı secdeden kaldırmasak az bile gelir.

Namazı anladık, namazın huzurunu, bereketini tattık, namazlaştık. Asıl kazanç gelecekte… Yarın kabirde ışık ve arkadaş, Büyük Mahkeme’de elimizde kurtuluş senedi/beratı, Sırat köprüsünde bir Cennet burağı/bineği, Cennetin kapısına taşıyan bir vasıta olan namazın az mı kazancı/kârı var? Ama bu bir nasip meselesi, nasiple birlikte bir istek ve bir kabul. Ebedi huzur, ebedi saadet ve ebedi nimetler namazın yanında yer alıyor. Günde bir saatlik bir mesai insanı ALLAH’a taşımıyorsa, yaşamanın sonu ne ola ki…

Mehmed Paksu

Regaib Kandili’nde neler yapılır?

Haziran 16, 2010 § Yorum bırakın

Yarın Regaip Kandili… Regaib Kandili’nin anlamı ve önemi nedir? Regaib Kandili’nde neler yapılmalı, bu mübarek gece nasıl değerlendirilmeli?

Kelime olarak regâib, “çokça rağbet edilen, nefis, kıymetli, değerli, ihsan” mânâlarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaip Gecesi denilince: “Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece” mânâsı anlaşılır. Bu gece Allah lütuflarını sağanak sağanak yağdırır.
Bu geceyi ibadetle ihya etmenin sevabı pek çoktur. Diğer zamanlarda okunan her Kur’ân harfi için on sevap verilirse, Recep ayında yüzleri geçmekte, Regâib kandilinde ise daha da artmaktadır. Kaza ve nafile namazların sevabı ise diğer gecelere oranla kat kat fazladır. Regâib kandilinde yapılacak ibadetlerden birisi de duadır. Peygamberimiz (sas), bir hadîslerinde bu gecede yapılacak duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini bildirmişlerdir.

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:
1. Kur’ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar, onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.
4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.
6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.
7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.
10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.
14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli;
15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.
16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.
17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.
19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

Where Am I?

You are currently browsing the Namaz category at Hayatyolcusu.